Journey İnceleme

Son zamanlarda ismini pek fazla duymasak da satış konusunda çok iyi değerler elde etmeyi başarmış olan Journey, belki de oyun dünyasında yeni bir sayfanın öncüsü olarak tarihe adını altın harflerle yazdıracak. Oyun dünyasını sanat anlayışıyla tanıştırmayı başaran Journey, diğer oyunların hepsinden ayrılıyor. Şöyle örnek verecek olursak; daha önce hiçbir oyunda Kitaro çaldığını duydunuz mu? Sadece bu anekdot bile Journey’nin diğer oyunlardan ne denli ayrıldığının bir kanıtı. Ancak biz bunla sınırlandırmayacağız yazımızı ve detaylara da ineceğiz. İşte Journey İnceleme yazısı; bu arada incelemenin PlayStation 4 için olduğunun da altını çizelim.

Sanat bir yığından oluşur, bilim gibi değildir. 1000 yıl öncesi bugün bile inanılmaz önemlidir. Yoksa, psikopat bir İngilizin yüzyıllar önce yazdığı soneler, oyunlar günümüzde böylesine değerli olur muydu? İşte bizim böyle oyunlara ihtiyacımız var. Bundan elli sene sonra bile güncelliğini koruyabilecek, sanat olma aşamasına katkıda bulunacak eserlere ihtiyacımız var.

İtiraf etmek gerekirse ben Journey’i daha önce oynamadım. PlayStation 3 sahibi olmama rağmen bir türlü oynamaya fırsatım olmamıştı. Bu yüzden insanın yüreğini titreten müzik kulağıma geldiğinde, oyun hakkında konuşanları, övgüler dizenleri anladım. Journey farklıydı. Journey, Beethoven’ın her bir notasını özenle seçtiği eserler gibiydi. Tek bir pikselinde boş yer yoktu. Her anından coşku fışkırıyordu.

Oyun bana hiçbir şey anlatmıyordu. Çölün ortasında bir başıma oradan oraya koşturuyordum. Çözülmeyi bekleyen bir gizem vardı fakat, anahtara kendi başıma ulaşmam gerekiyordu. Bu, benim maceramdı ve sonuna kadar öyle kaldı.

Oyunun çevrimiçi yapısı gereği, oyun sırasında diğer maceracılar size konuk oluyorlar. O noktada devreye paylaşım giriyor ve notalar eşliğinde doyumsuz bir serüvenin tadını çıkartıyorsunuz. Yanınızda hiç tanımadığınız biri var ama ona öyle kısa sürede alışıyor ve benimsiyorsunuz ki bir süre sonra iki adım atıp, geriye bakmaya başlıyorsunuz. Yol arkadaşınızı kaybetmek, yalnız bir halde çölde dolaşmak istemiyorsunuz.

Ve tam o sırada bunun aslında sizin maceranız olmadığını anlıyorsunuz… Bu hepimizin macerası oluyor.

Karlarla örtülü dağın eteklerinde bunu anlamıştım. İlk ateşimizi bulduğumuzda çılgınlar gibi sevinmemiz unutulacak gibi değildi. Hele ki bir an vardı, uzun zaman sonra bir oyunda bu kadar duygulandığımı hatırlıyorum.

Dağa tırmanırken, bizi engellemeye çalışan düşman yoldaşımı sürekli geriye fırlatıyordu. Ben çaktırmadan karların arasında izlerimi gizlemeyi başardım ve sonunda yolun sonuna ulaştım. Oyun benden devam etmemi istiyordu ama edemedim. Ama o neredeydi? Oturdum ve bekledim. İlerlemek, sonraki aşamaya geçmek zerre kadar umurumda değildi. Dakikalar sonra, karların arasında onun siluetini gördüm. O kadar sevinmiştim ki anlatamam.

O kısacak oyun süresi içerisinde bu ve bunun gibi yüzlerce küçük an yaşadım. Her biri unutulmaz, her biri duygu yüklüydü. Journey paylaşmak üzerine bir oyun. Paylaşmak ve beraber yol almak üzerine bir oyun. Dostluğun, kalbimizi ısıtan harika bir duygu olduğunu güçlü bir şekilde bize gösteriyor.

Bunca güzel sözün ardından istemeye istemeye oyunun tek kötü yönünü ele almak zorunda kalıyorum. Bu büyük bir sır değil: Journey kısa. Hani öyle böyle değil, kısacık. Bekli öyle olması gerekiyordu, belki uzun olsa bunca duyguyu bize yaşatamayacaktı ama kısa işte… İnsan en azından birkaç saat daha sürsün istiyor, hiç bitmesin istiyor.

Özetle, eğer daha önce hiç oynamadıysanız ve bu macerayı merak ediyorsanız PlayStation 4 için ufak geliştirmelerle gelen Journey’i gözünüz kapalı satın alabilirsiniz. Böylece oyunların nasıl sanata dönüşebileceğini birinci elden görebilirsiniz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Featuring Recent Posts WordPress Widget development by YD